* * *

* * *

SEZGİLER

Bir oyundur gidiyor
Üstü kapalı, örtülü
Yalın gerçeğe değinmekten ürken
Politika yapan iyi aktörler
Garip arzular, çelişkiler
İstek ve isteksizlikler
Deniz çalkantılı, bulanık
Berraklık nerede
Ne istediğini bilmek
Görmek
Kararlılık
Sükûnet

Sevginin, bağlılığın, anlayışın ve maskesizliğin devam etmesi dileğiyle.

E. Murad Ballıbaba
1979

* * *

SÖYLE ARKADAŞ 

Söyle bana arkadaşım,
Yaşamda hangi yoldan gitmek istersin

Karanlık tünellerden, sisli bulanık yollardan mı?
Boşlukta anlamsız ve amaçsız
Yoksa
Aydınlık yollardan gitmek
Sevgi bahçelerinden meyveler toplamak mı istersin?

Güneş, ışığa, saflığa, mutlu özgürlüğe
Sevgiyle ilerleyerek, bütünleşerek mi?

Arkadaşım
Seni seviyorum
Kararı sen ver
Ne olur, kendini ve beni üzme
Gel aydınlık yoldan yürü
Kendine özgü, dilediğin yönde

E. Murad Ballıbaba
1978 

* * *

GÜNEŞE ŞÜKRAN

Bakınız, her sabah güneş nasıl doğuyor? Bir sabah merak edip izleyiniz. Nasıl da doğuyor o bizi ısıtan sıcak portakal. Yavaş yavaş ve telaşsız. Nasıl da sessizce dönüyor hem de hiç bıkmadan, usanmadan sakin ve dengeli. Ayrıca bizleri yukarıdan, doğudan ve batıdan seyrediyor.
Her gün hiç üşenmeden veriyor sıcaklığını bize, gönderiyor bizleri yaşatan ışınlarını. O hep görüyor. Bizler neler yapıyoruz yaşadığımız yuvarlakta. Hepimizin yaptıklarını birer birer izliyor. Ama kızmıyor, bağırmıyor. ‘Şunu şöyle yapma, bunu böyle yap.’ demiyor. Azarlamıyor, suratını asmıyor, küsmüyor, arkasını dönüp gitmiyor. Belki üzülüyor ama onu da belli etmiyor.

Yapıyor görevini sabır ile insan kardeşlerine sımsıkı sarılarak sıcacık. Yaşatmak için, dünyamıza her sabah gülümsüyor.
Pekiyi, siz güneş olsaydınız, şu dünyamıza bakıp da olanları gördükten sonra ertesi sabah yeniden doğar ve yine bıkmadan, usanmadan gülümser miydiniz?

E.Murad Ballıbaba
Mayıs-1978

* * *

ZİHNİMİZ

Bırakalım zihinlerimizi bir yana, kalplerimiz el sıkışsın, birleşsin. Zihinlerimiz düşünsün dursun ama sevgimizi yok etmesin. Hiçbir güzellik arzularımız yüzünden kaybedilmesin. Zihnimizdeki bulanık düşünceler, insancıl duygulara ve iyiliğin sesine mani olmasın.
Çünkü zihnimiz ile öğrenilen kolay unutuluyor.
Kalp ile öğrenilen ise kolay kolay unutulmuyor.

Murad
1 AĞUSTOS 1978

 

* * *

DURAK
Durakta hep bekleriz
Pekiyi, bu durak nedir
Beklentilerimizi bulacağımızı sandığımız
Mekândır, kişidir, maddedir, manadır, vs
Beklenilen ne mekân, ne madde, ne de mana
İnsan kendini bekliyor.

* * *

BEKLEMEK

Bir sonuca ulaşmayı beklemek
Beklemek ıstırap
Sanki büyüyen sis
Oysa yağmur
Nasıl da yağar kendiliğinden
Çiçekler nasıl da açar
Birer birer.

Murad
3 Mart 1979

* * *

YABANCI

Kendime yabancı ben,
Komşuma
Sütçüye
Aileme yabancı

Kendime yabancı ben
Hemşehrime
Tek tek insan kardeşlerime

Dünyaya, evrene yabancı
Ben, bana yabancı
Ama neden
Neden, neden

Murad
15 Mart 1978

***

 DÜŞÜNCELER

İnsanın kendini tanıması, olduğu gibi görmeye ve görünmeye çalışması büyük bir olay değil mi?
Bence sezinlerine değer vermek, aklın gelecekte göreceği ihtimallerden daha değerli olamaz mı?
Acaba, sorunların gerçek çözücüleri onları yaratanlar değil mi?
Kendimizi tanıdığımız ölçüde başkalarına daha yararlı olamaz mıyız?
İnsanlara hizmet söz konusu ise çıkarsız; bilgi, yetenek ve tecrübe ile yapılması doğru olmaz mı? Akıllı tutum ve davranışlara sahip olabilmek için sakinlik gerekiyor.

From the unreal to the real
From darkness to light
From death to immortality
Lead me please

Murad -1980

* * *

İKİ ARKADAŞ

Biri siyah, biri beyaz iki arkadaş varmış. Beyaz olan siyaha ‘Çikolata’, siyah olan da beyaza’ Kartopu’ dermiş.
Bir gün Kartopu sormuş, “Sen neden siyahsın?”
Çikolata, “Bana neden beyaz olduğunu söylersen, ben de neden siyah olduğumu sana söylerim.” Gülüşmüşler el ele, sevgiyle.

Ya siz hiç düşündünüz mü?
Çikolatadaki sütün beyazlığını, kartopundaki karakışın siyahlığını!

Olur a! Kartopu bir çöpçü, Çikolata ülkesinin başı olmuş. Bir gün ülke sorunlarını halkından dinlemek için sokaklarda dolaşırken bir çöpçü görmüş ve hemen tanımış, sarılmışlar içtenlikle.
Çikolata “Söyle bakalım Kartopu, sen niye çöpçü oldun?” Kartopu, ”Çikolata, sen neden ülkenin başı olduğunu söylersen ben de söylerim.“ demiş. Gülüşmüşler eskisi gibi, el ele, sevgi saçan gözlerle.
Çöpçü Kartopu ile Başkan Çikolata ‘ Biz ikimiz de insanız, ne mutlu! İkimiz bir elmanın yarısı gibiyiz, bütünüz birlikte. Birimiz sokakları süpürürken, diğerimiz sokaklarda gidip gelenlerin dertlerini süpürüyoruz. Aslında ikimiz de hem Kartopu hem Çikolata, hem çöpçü hem de başkan.’
İkisi de bu düşüncelerle “ Selam, tüm Çikolatalar ve Kartopları, sevgiler insan her kardeşe, renkli – renksiz tüm insanlığa sevgiler “ diyerek ayrılmışlar.

E. Murad Ballıbaba
1979

* * *

NEDEN BÖYLE OLDUK?

Neden her şeye, herkese, kendimize bile yabancıyız?
Neden uzağız sevgiye, birliğe, barışa?
Neden geçinemiyoruz insan kardeşlerimizle?
Neden hırslıyız, korkuluyuz, ihtiraslıyız? Neden egoistiz?
Ben ve diğerleri diye ikiye ayırıyoruz. Neden birbirimize gülen gözler ile bakmıyoruz korkmadan sevgi ile?
İşte bütün bu nedenleri içimizde bulmaya, anlamaya, çözmeye ne dersiniz?

Neden yaşadığımızı anlayabilirsek, bunlar gibi anlamamız gereken bir sürü soru var. Fakat cevabı bulmaktan önce yapılacak olan soruyu anlamak olmalı. Önce kendime, ben neden böyleyim?, diye sormalıyım. Daha iyi, daha mükemmel olamaz mıyım?
Gerçekten sevemez miyim?
Hayatı öğrenemez, keşfedemez miyim?

Dün böyle idim, bugün böyle olduğumu anlamaya başladım, yarın böyle olmayacağım, yarın benim için her şey.
Tüm umutlar yarında. Sevgi, iyilik, doğruluk yarında, çalışmak, bilgi yarında… Neden demiyor, diyemiyoruz?

Önemli olan ‘şunun kim, bunun ne, olduğu değil, bizlerin kendimizi tanıması. Bizi bu hale, bu yola nelerin getirdiğini doğru ve tarafsız idrak etmemiz ve daha olumluya yönelmemiz. Bunun için de sürekli olarak kendimizi gözlemlememiz gerekiyor.

Bu bitmeyen iç gözlem için de ‘hassas + uyanık’ bir zihin ve ‘hassas + duyarlı’ bir kalp gerekiyor. Doğada hareket sonsuz, güneş her sabah yeniden doğuyorsa keşke bizler de her sabah taze bir zihin ve sevgi dolu bir kalp ile doğsak ta şu içinde bulunduğumuz kısır döngüden kurtulsak. Her geçen gün durmadan öğrensek, özgür olsak, hayatı keşfetsek.

Unutmayalım, her şey SEVGİ ile başlıyor. Sevmek isteyen, özgür olmak isteyen, hizmet etmek isteyen, birlik içinde paylaşmak ve vermek isteyen herkese SEVGİ – IŞIK – GÜÇ diliyorum.

E. Murad Ballıbaba
1978

* * *

EPİKTOTES DİYOR Kİ


Hiçbir gücün yıkamayacağı adam kimdir?
O, inançlarına dayanıklı, elinde olmayan herhangi bir şeyin kendisini sarsmasına göz yummayan
adamdır. O, bana göre bir atlettir.
Birinci savaşa dayandı, ikincisine dayanabilecek mi? Paraya karşı dayandı, güzel bir kadına
dayanabilecek mi? Gündüz halk arasında iken onların isteklerine dayandı, gece yalnız iken
dayanabilecek mi?
Şan ve şerefe, yenilmeye, övgülere, ölüme dayanacak mı?
Hastalıklara, her türlü acıya katlanacak mı?
Kısaca rüyasında bile yenilmez olacak mı?
İşte benim aradığım atlet.

Her şeyi yoluna koyacak akıl sapıtırsa onu kim yoluna koyacak? Belli bir gerçeğe inanmaktan ve yanlışı doğrulamaktan seni kim alıkoyabilir?

Seni kim zorlayabilir?
Biliyorsun ki senin kimsenin elinden alamayacağı iraden var. Özgürlük güzel değil, aynı zamanda akla en uygun şeydir.

Yaşam boyu davranışlarınız sözlerinizi yalanlamamalıdır.

İnsanın soyluluğu, ama gerçek soyluluğu erdemden gelir, doğuştan değil.

Yürürken bir çiviye basmamaya, ayağının burkulmamasına itina ettiğin gibi,  seni idare eden aklın da çarpılmamasına dikkat et. Hayatımızın her hareketinde bu kaideye riayet edersek, her şeyi daha ehemmiyetle yapmış oluruz…
Epiktotes

Murad Ballıbaba
1979 

* * *

NE DERSİNİZ?

* Akılcı olan ve düşünen insan hiddetlenmez, bağırmaz, sinirlenmez değil mi?

* Yapıcı olan, hataları düzeltici olması, ne kadar güzel değil mi?

* Ekin yağmur olmadan büyür mü? Bilgi çalışmadan nasıl verimleşir?

* İçimizde sıkışıp kalan enerjimizi insanlığın hayrı için kullanmak başarı olmaz mı?

* Alırken sana kötülüklerdeki iyiler rastlarsa, şikâyet yersiz. Zira kötüdeki iyilikler alınmaz ise iyideki kötüleri nasıl veririz?

* İnatçılık bilgisizliğin sonucudur, mağlubiyet kaçınılmaz olursa, ne olur?

* Tutku ve isteklerimiz bizi kendimizden uzaklaştırır da bir başka bir kalıba sokarsa, nasıl olur?

* Gölden çıkıp nehir’e girerek, yaşamaya başlanırsa güzel olmaz mı?

* Bilgi, saygı, sabır, nezaket ve güler yüz SEVGİ’NİN GÜCÜ değil mi?

Murad
1980

* * *

KÜÇÜK NEHİR, BÜYÜK NEHİR, SONSUZ NEHİR 

SONSUZ NEHİR sürekli akıyor… Hiç durmadan sonsuz bir hareket… İçinde var olabileceğini düşündüğümüz her şey var o büyük nehirde…
Nehir sonsuz, yaşam sürekli hareketli ve yüzücü…
Nehrin nasıl yaratıldığını tartışmayacağım. Fakat akıl almaz bir düzen, bir plan içinde akıyor. Her şeyi ile mükemmel bir nehir bu. İçinde bizler varız. Bazılarımız haberli, bazılarımız habersiz bu sonsuz hareketten. Nehir nasıl akıyorsa öyle bırakmalı insan da kendini akıntıya. Ama önemli olan, nehirdeki yüzücülerin yüzüş türleri, teknikleri, nehir hakkındaki bilgileri…
Acaba balık su içinde olduğunun bilincinde midir?
Fakat insan yaşamın pekâlâ içinde olduğunun bilincinde olabilir. Yeter ki kişisel girişimde bulunsun. Şu anda sonsuz nehrin bilemediğimiz bir bölümündeyiz ve nehirde cazip o kadar çok şey var ki, farkında olmadan onlara tutunuyor, onları dinliyoruz.

Bazen kuvvetli akıyor, cazip nesnelerden uzaklaşıyor ve başlıyoruz akıntıya kürek çekmeye. Aynı nehirde, aynı yerde ikinci kez yüzmek istiyoruz. Oysa hareket devam ediyor. Bazen tahammül edebiliyor, bizi kurtaracağına inandığımız bir dala ya da bir tekneye tutunuyoruz.
Tek başımıza güçsüz ve yetersiziz. Bazen de yüzerken görüş alanımıza giren cazip hedeflere ulaşmak ve sahip olmak istiyoruz. Bir ara nehirdeki çok güzel çiçeklerin olduğu yerde duruyor, birkaç çiçek kopartmak istiyoruz ve kopardığımız anda onlar ölüyorlar!

İşte nehrin içinde bizler türlü görev ve işlerde devamlı çaba sarf ediyoruz. Zannediyoruz ki bu sonsuz nehrin akıntısının yönünü değiştirebiliriz. Bazen de korkuyor duruyoruz. Tıpkı donan denizde buz kırıkları arasından çıkıp hava alan foklar gibi. Nehir altımızda akarken bilincimizin donması, bizi belli bilgi ve tecrübeyle buzların üstünde tutuyor.

Nehir ve de kendimizle olan mücadele bizi yıpratmaya devam ediyor. Hâlbuki nehir’e biraz kulak verebilsek, onunla konuşabilsek, onun bize neler verdiğini anlayabilsek ve de bunları değerlendirebilsek… Daha neler göreceğiz, neler öğreneceğiz, nerelere yüzeceğiz bu nehirde yorulmadan? Nehirde öğrenmemiz gereken bilgiler ve yapmamız gereken görevlerimiz var. Sonsuz nehirde iyi bir yüzücü olan kendini kurtarabiliyor. Ayrıca kurtulmak isteyen yüzücülere de yardım ediyor, bilgi veriyor.
Her şeyden önce kendimize şunu sormalıyız! Ben bu nehri seviyor muyum?
Bu nehirde yüzmeyi seviyor muyum? O halde hiçbir şekilde istek ve tutku adalarında durmamalıyım.
İsteklerimiz daima sonsuza akan nehirle ilerlesin. Nehirde yüzerken farkında olmadan sevişiyoruz onunla. Kimimiz sessiz, kimimiz hırçın sevişiyor. Sükûnetle sevişmek gerekiyor. Eğer biz sevişmesini bilmiyorsak, bırakalım nehir bize öğretsin. Yeter ki nehrin dilini anlayabilelim, öğrenebilelim ondan.
Ve günün birinde nehirden ayrılmak gerekirse, beraberimizde götürecek neyimiz var?
Balıkları, yosunları, tekneleri mi? Götürebilir miyiz? Yakalanan balığın bedeninden başkasını götüremediği gibi bizim de bilgilerimizden başka götüreceğimiz yok beraberimizde.
Tabii, eğer seviyorsak bu sonsuz sevgi nehrinde ilerlemeyi.

Murad Ballıbaba
Aralık – 1979

* * *

MURAD ANLATIYOR

Her zaman olduğu gibi Murad’ın elinde bir kitap, hafif müzik eşliğinde okuyor. Dalmış kitaba, öğlesine kendini vermiş ki olanın bitenin farkında değil.
“ Evlat, gene kaptırmışsın, ne okuyorsun? “ sorusunu üçüncü kez soruşumda, başını kitaptan kaldırdı, “Zen Budizm“, dedi ve okumasına devam etti.
Üç hafta sonra elinde gene ayni kitabın “Zen Budizm“  olduğunu görünce,
– – Ayni kitabı kaç kez okuyorsun. Seni etkilemiş olmalı. Nasıl bir kitap bu?
– – Kitaptan anlayabildiklerimi özetleyim.

“19 – 20. yüzyıllarda ardı ardına ve hızla meydana gelen değişimler, bilim, yasalar, sınıfsal ve sosyal evrim, kavram, kurallar doğadaki değişiklikler, vs, insanın bu ortam içinde kaybolmasına neden oluyor. Sağ-sol çatışmaları, toplumsal sorunlar, vs. Bir bakıyorsun eski doğru yanlış, bilim, din, felsefe bir yerde tıkanıp kalmış. Bu ortamda kaybolmuş insan kurtulmak için yol arıyor.
İşte bu kaybolmuşluğa Budist, “Büyük Boşluk” diyor. Neye ihtiyacımız olduğunu, ne istediğimizi bilmiyoruz ve bu konuda kendimize dürüst değiliz. Yaşamın bir telaş, bir kargaşa içinde yitirildiğini ve sahip olmak hırsı ile gözü kendinden bir şey görmeyen, başka şey düşünmeyen gerçeğinin nedeni de işte içinde kaybolduğumuz boşluk.

Hava kirliliği sağlığı tehdit edecek değerlerde, doğa dengesi bozuluyor, açlıktan insanlar ölüyor, çaresiz hastalıklar, insan yaşamının temel sorunları çıkmaza giriyor, ülke sorunları artıyor, vs. Her geçen gün kötüye gidiş artıyor. Gelişen bilim ve endüstri, çok çeşitlilik güzel de, insana uyum içersinde coşku ile yaşayabileceği huzurlu bir yaşam getirdi mi? Tartışılabilir bir konu.

Maddeye şartlandırılmış insan laf arasında mal-madde varlığından söz ediyor, sahip oldukları ve olmak istenilenlerini anlatıyor. Övünmek bile yerinde ve zamanında yapılmıyor. Dost birlikteliğinin maddi varlıklar ile zenginleştirileceği sanılıyor. Mana yokluğu böyle karşılanıyor. Ama karşılanmıyor, boşluk doldurmuyor, manevi duygu açlığı giderilemiyor.
İşte yapmak istediğim. Giydirilmişlikten arınmak, uyku halinden kurtulmak, coşku ve huzur ile yaşamayı başarabilmek için çareler arıyorum. Her kitapta doğrular olabileceği gibi yanlışlar da var. Ben de, Zen’ deki doğruları kendimce anlamaya çalışıyorum.”

Kitabı okumak istediğimi belirttim. Bir hafta sonra Murad kitabı çalışma masama bırakmış.
1978 – İhsan Güngören – Aya Yayınları – ZEN BUDİZM – Bir Yaşama Sanatı. Zen konusunda ilk kitaplardan biri.

Kitaptan bir alıntı…
  “ İnsan zihnini bütün bağımlılıklardan kurtarmadıkça işin özünü, esasını kavraması pek olası değil. Zen’ in ilgilendiği bilgi ise, ayrıntılardan çok bu işin esası, özü ile ilgili bilgi.
Bütün sorun zihnimizi, bağımlılıkların nedeni olan koşullanmalardan alışkanlıklardan kurtarabilecek dönüşümü nasıl oluşturabileceğimiz, zihnimizin tümünü nasıl devreye sokabileceğimiz noktalarında düğümleniyor.

Descartes zihnimizdeki bütün bilgileri akılcı bir açıdan kılı kırk yararcasına eleştirmiş ve gerçeğe sağlam bir dayanak, yapabileceği bir dayak aramış. Bir üzüm sepetine benzettiği zihnimizi ayıklıya ayıklıya boşaltmış. En sonunda düşünmeyi sürdüren varlığımızdan başka bir şey kalmamış ortada. Böylece “düşünüyorum öyleyse bir varlığım olmalı – cogito ergo sum” diyerek gerçeği üzerine oturtacağı bir taban bulmuş.
Ama Zen’in eleştirisine akılcı, mantıklı hiçbir çözüm direnemiyor. Çünkü akıl ve aklın dayanağı olan mantıklı düşünce izafilik alanında bizi olumlu sonuçlara götürse de mutlak düzeyinde yetersiz kalıyor. Düşünüyorum, o halde varım, ama varlık nedir? Varlığın arkasında saklanan yokluk –
sunya ise, yokluk da varlık demek olmuyor mu? O zaman benim varlığımın bellekte biriktirilmişlerin toplamından, işlevsel bir bütünlükten daha fazla ne değeri olabilir?”

Murad gerçekten etkilenmişti. Dekart mantığı kadar önemli olan bu düşünceler beni de etkiledi, defalarca okudum. Gerçekten kitap, Doğu gizemciliği dışında ruhbilim, eğitim, güzel sanatlar, iletişim ve özellikle de yaşama sanatı’ yla ilgileneceklere çok şey anlatıyordu.
Başarabildiğim kadarıyla yaşamımda huzur bulabilmem ve uyum kurabilmem de aydınlatıcı oldu.

Oğlum Murad ‘a,
Teşekkür ve sevgilerimle
Avni Baba

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir